Allah Kuran’da “Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden..” (Alak Suresi, 6-7) ayetleriyle müminlere çok önemli bir bilgi vermiştir. Allah’ı seven ve rızasını isteyen bir mümin kibirle, üstenci bir tavırla kendini beğenmekten sakınmalıdır. Çünkü -Allah’ın bildirdiği üzere- bir insanı doğrudan ayıran ve saptıran en önemli tehlike aczini ve haddini bilmeden kendisini beğenmesidir.
Bediüzzaman Hazretleri de, “Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. Nefsine nazar-ı rıza ile (rıza gözüyle) baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez (bağışlanma dilemez), istiaze etmez (Allah’a sığınmaz); şeytana maskara olur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.” (Lem’alar, On Üçüncü Lem’a) diyerek kendini beğenen insanların düştüğü hali hikmetle özetlemiştir.
Kişinin kendini beğenmesi ve kendi benliğini putlaştırması yani enaniyet, kişiyi kendi kusurlarını görmekten uzaklaştırdığı için gittikçe aklı ve dikkati kapanan bir hal içine sokar. Böyle kişiler sadece kendi akıllarını beğendikleri için, başkalarının tavsiyelerine, öğütlerine hiç kulak vermezler. Allah’ın değişmeleri ve kendilerini geliştirmeleri için gösterdiği yolu fark edemez, bu yola uymazlar.
Gerçekte kendilerini olabilecek en beğenilmez ve itici hale soktuklarını da anlamazlar. İticiliklerinin temelinde kibir nedeniyle hem ruhlarında hem bedenlerinde oluşan sertlik, katılık ve soğukluk vardır. Bu kişiler sadece kendi benliklerini sevdiklerinden başka hiç kimseyi gerçek anlamda sevemezler. Kendileri sevmeyi bilmedikleri için gösterilen sevgiyi de anlayamaz ve takdir edemezler. Sevgisizliğin sebep olduğu bir kütlük tavırlarına, bakışlarına, ses tonlarına, mimiklerine kadar her hallerine yansır.
Yaratılış fıtratlarında da bozulma olur. Örneğin kadının fıtratı halimlik, anaçlık, sevecenlik, merhamet ve şefkat üzerine yaratılmışken enaniyetli kadınların hepsi ruhen çok soğuk ve sert, bedenen de çok erkeksi ve duyarsız olurlar. Kadın ruhunun sahip olduğu tüm incelikleri, güzellikleri ve estetiği kaybederler. Böyle bir kadının çekici olması, göze hoş gelmesi mümkün değildir. Bu derece sertleşmiş ve katılaşmış bir kadının sevgiden etkilenmesi de imkansızdır. Enaniyet söz konusu olduğunda bu bozulma erkekler için de geçerlidir. Fedakar, koruyup kollayan, cesur, sevdiğini yücelten erkek modeli yerine bencil, çıkar hesabı yapan, sevdiğine değer vermeyen, zayıf, kişiliksiz bir model ortaya çıkar.
Şeytan en çok sevginin ve sevginin en güçlü yaşandığı kadın güzelliğinin düşmanıdır. Kadının sevmesini ve sevilmesini, güzelleşmesini ve çekici olmasını, sevgiden etkilenmesini ve sevgisiyle etkilemesini ortadan kaldırmak için en çok kullandığı yöntem enaniyet duygusunu körüklemektir. Kibirli olmayı telkin ederek sevginin temeli olan teslimiyet, candanlık gibi güzellikleri ortadan kaldırır. Allah’a kendini teslim etmiş, sevgiye duyarlı bir kadın müthiş bir etkileyiciliğe sahipken kibirli bir kadının sevgi ve heyecan uyandırması söz konusu olmaz. Halim, doğal ve güzel huylu bir kadın karşısındaki insanda müthiş bir etki uyandırdığı gibi kendisinin etkilenme gücü de yüksektir, sevgiden aldığı zevk de çok derindir.
Bediüzzaman Hazretleri, kendini çok beğenen ve büyüklük gururu yüksek olan insanların vücudunun da tamamen “ene kesildiği”ne dikkat çeker:
“Ene, mahiyet-i ismiye ile bakıldığı vakit, bizzat insanın kendisi olur; o vakit ene kesilir.” (Sözler, 30. Söz)
Bu sözün anlamı şudur: İnsan varlığa sadece kendisi hesabına, sanki kendi başına bir varlıkmış gibi baktığında, “Bu benimdir, ben yaptım, bu özellik bana aittir” diyerek kendini sahiplenip kibirlendiğinde bu sefer benliği putlaşır. Kendisine emanet olarak verilmiş benlik duygusu tüm bedenini sarar ve insana gerçek vazifesini yani kulluğunu unutturup tüm bedene yansıyan çirkin bir benlik ve ilahlık iddiasına dönüşür.
Bu insan kendini Allah’ın ilhamına kapar, şeytanın ilhamına sonuna kadar açar. Kendi benliğine olan tutkulu sahiplenmesi aklen dengeli ve tutarlı olmasını ortadan kaldırır. Değerlendirmeleri dengesiz, tepkileri saldırgan ve kontrolsüz olur. Makul ve tutarlı davranışlarda bulunamaz. Allah’ın Kuran’da insanlık tarihinin en ibretlik kişileri olarak haber verdiği Firavun ve Nemrud “ene kesilmiş” varlıklardır.
Ene kesilen bir vücud sadece ruhen değil fiziken de hastalanır. Enaniyetli insanın yüzüne mutsuzluk çöker. Bakışları donuk ve anlamsız hale gelir. Ses tonu itici ve rahatsız edicidir. Eller, kollar, boyun ve duruş hep gergindir. Konuşmaları makuliyetten uzaktır. Mantık örgüleri bozuktur. Sevgi gücü ve derin düşünme yeteneği ise tamamen iptal olmuştur.
Kendi benliğini kibirle sahiplenip gururlanan insan büyük bir eminlikle kendini beğenirken aslında büyük bir uğursuzluk içinde bir nevi sürünme benzeri hayat yaşar. Yalnızdır. Sevgisizdir. Dengesizdir. Kontrolsüzdür. Kaygılarla çevrilmiştir. Mutsuzdur. Streslidir. Tutarsızdır. Dünyanın tamamına da sahip olsa tatminsizdir, acı içindedir. Kendini Allah’a teslim etmiş, Allah’ın sanatını hayranlıkla izleyen, Allah’ın tecellilerini aşkla ve coşkuyla seven, kaderinden razı, sadece en yüksek sevgiyi isteyen ise nurlu, aydınlık, bedenen gevşemiş, dingin, derin, mutmain ve huzurludur. Sevgisi coşkulu, tutkulu ve güçlüdür. Hem çok güzel sever hem de çok güzel sevilir.
Müslüman enaniyetten yılandan, akrepten sakınır gibi sakınmalı, nefsinin her zaman kötülüğü emreden olduğunu asla unutmamalıdır. Tevazu ve halimlik müminin en büyük kazancı, en kıymetli, en özen gösterdiği ve sürekli kendisini geliştireceği vasıfları olmalıdır. Bediüzzaman Hazretleri’nin şu güzel nasihatını hiç unutmamalıdır:
Düşman istersen nefis yeter. Evet kendini beğenen, belayı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur, rahmete gider. (Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup)
Sonuç olarak;
Müslümanlar Kuran’ın tamamını hayatlarının her alanında yaşamakla sorumludurlar. Kuran’da Allah’ın övdüğü, beğendiği, öğütlediği her tavır ve ahlak özelliği mümin için ibadettir. Hepsinin ibadet titizliğiyle ve zevkle yapılması gerekir. Candan severek, isteyerek, sevinçle bu ibadetleri yerine getirmek farzdır. Allah affedici, sevgi dolu, güzel sözlü, iyi huylu, halim, olumlu olun, insanları iyiliğe teşvik edin, cömert davranın, fedakârlık yapın, kötülükleri örtün, hakkınızdan bağışlamayla vazgeçin diye buyurmasına rağmen bunları yapmayan kişi Kuran’ın hükmüne uymamış olur.
Kimi zaman bazı kişiler bu güzel davranışları yapmakta zorlandıklarını söyler, örneğin çok kızdıkları bir olay olduğunda affedici olmalarının adeta imkansız olduğunu iddia ederler. Oysa asıl makbul olan kişinin zorlanması ve zorlanmasına rağmen güzel olan tavırda kararlı olmasıdır. Hatta ne kadar zorlanıyorsa gösterdiği güzel davranış o kadar makbul olur. En çok öfke duyduğu bir anda affederse, sevgi gösterirse, şefkat gösterirse en büyük sevabı kazanmış demektir.
Mümin sözleriyle Allah’a sevgisini anlattığı gibi tavırlarıyla da bu sevgisini ispatlamakla mükelleftir. Allah mümine sevgisini ispatlama imkanı yarattığında müminin bunu bir fırsat olarak görmesi önemlidir. İnsanın içinde duyduğu öfke, bencillik, katılık, sabırsızlık, gelecek endişesi gibi hisler, karşısındakinin gösterdiği kötü bir tavır, sarf ettiği kırıcı bir söz, insanın zor durumda kaldığı bir an Allah’a sevgisini ispatlama vaktinin geldiğini göstermektedir. Ezan okunduğunda abdestini alıp sevinçle namaza koştuğu gibi, affetmek, güzel söz söylemek, fedakarlık yapmak, cömertlik göstermek, tevazulu olmak için de aynı şevk, heyecan ve titizlikte olmalıdır. İnsanlar, diğer insanların ne yapıp ne yapmadığına bakmadan, yalnız Allah’ın rızasını ve sevgisini düşünerek güzel ahlak gösterdiğinde tüm dünya cennet bahçesi gibi sevinçli, sevgi dolu, huzurlu ve güvenli olur. İnsanların kurtuluşunun ve mutluluğunun tek yolu Allah’ın hükümlerinin tamamını göz ardı etmeden noksansız uygulamaktır.
Unutmamak gerekir ki nerede bir acı, sıkıntı, ızdırap yaşanıyorsa orada Allah’ın uygulanmayan hükümleri var demektir. Allah’ın hükümleri çözümdür, şifadır, ilaçtır, nurdur, kurtuluştur, ferahlıktır. Hayatın her alanında dirliğin düzenin, huzurun, mutluluğun anahtarı Allah’ın hükümlerine tavizsiz uyulmasıdır.
O zaman Allah dünyayı bir cennet bahçesi gibi bolluk içinde, sevinç ve neşe dolu, güzelliğin sürekli arttığı, herkesin huzurlu yaşadığı bir yer kılar. İnsanların arayışı içinde oldukları gerçek mutluluk Allah’ın gösterdiği yola noksansız uyulmasıyla mümkündür. O zaman insanlar hayatlarını zorlaştıran birçok olumsuzluğun hızla ortadan kalktığını göreceklerdir.
0 Yorumlar